BÜFOK Bülten- 30 Ağustos
İz: Hamlin Hall, Fotoğrafçılıkta Pop Art Etkisi, Su Altı Fotoğrafçılığı, Analog Fotoğrafçılığı Hatırlamak, Yıldız Moran’ın biyografisi ve çok daha fazlası.
Editör: Dilba Akar
Bu sayımızda:
Alışkın olduğumuzdan farklı bir ortama geçerek su altı fotoğrafçılığını inceliyor,
Geleneksel sanatın seyrini değiştiren Pop Art’ı tanıtıyor,
“İz” köşemizde okulumuzun Hamlin Hall binası ile Robert Kolejinden günümüze kadar süregelmiş kültürümüzü yorumluyor,
Unutulmamanın en güzel yolu olan analog fotoğrafçılıktan bahsediyor,
Olağanüstü bir sanatçı olan Yıldız Moran’ın biyografisini sunuyor,
Son olarak da içsel cesarete yönelik sürükleyici bir seyir sunan The Secret Life of Walter Mitty filmini inceliyoruz!
BÜFOK’ta Neler Oluyor? 👀
Boğaziçi Üniversitesi Fotoğrafçılık Kulübü olarak yeni dönemde aramıza katılacak üyelerimizle tanışmak için çok heyecanlıyız! Hepiniz aramıza hoş geldiniz!
Uzun zamandır üzerinde çalıştığımız BÜFOK Fanzin (A)Normal’i sizlere sunmak için sabırsızlanıyoruz! Üyelerimizden gelen fotoğrafları bir araya getirerek oluşturduğumuz fanzinimizde Anormal temasını kendi bakış açılarımızla işlemeye çalıştık.
Birçoğunuzun da haberdar olduğu üzere kulüp odalarımız ile ilgili alınan yeni kararlar sonucu arşivimizi ve karanlık odamızı yıllardır bulunduğu yerden taşıyoruz. Çok az üniversitenin sahip olduğu karanlık odayı bünyesinde bulunduran, zamanında nice anılara ev sahipliği yapmış ve günümüzde ise bizlerin toplantılarına, molalarına ve sohbetlerine tanık olmuş biricik odamızı boşaltmak zorunda olduğumuz için son derece üzgünüz. Fakat BÜFOK olarak hem odaların boşaltılma sürecinde yazılı kültürümüzü kaybetmemek için çabaladığımızı, hem de yeni kulüp odalarının tasarımında üyelerimizin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda elimizden geleni yaptığımızı düşünüyoruz. Her ne olursa olsun sahip olduğumuz imkanlarla önümüzdeki dönem çok sevdiğimiz fotoğraf yorumlamalarımız, yepyeni etkinliklerimiz, birbirimizi tanıma fırsatı yakaladığımız gezi ve atölyelerimiz ile sizlere buluşmayı dört gözle bekliyoruz!
Ayrıca, 30 Ağustos Zafer Bayramımızın 101. yılı hepimize kutlu olsun! Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını saygı ve minnetle anıyoruz.
Hepinize iyi tatiller diliyor ve sizleri bu sayımızın yazılarıyla baş başa bırakıyoruz. Keyifli okumalar dileriz!
Kuş Bakışı🦅: Su Altı Fotoğrafçılığı
Yazar: Elif Cansu Kumanlı
Bu ay art arda serbest dalış rekortmeni kadınlarımızla ilgili haberler aldık, kendilerini tebrik ediyor ve biz de bu vesile ile objektifimizi sularımıza çeviriyoruz. Karada yaşayan biz fani insanlar için gizemli bir dünya olan su altının kapılarını aralayan bir başlık: Su Altı Fotoğrafçılığı! Hem belge niteliği taşıyan hem de estetik açıdan gözümüzü doyuran onlarca fotoğrafa bakıp da büyülenmemek elde değil. Her fotoğrafta olduğu gibi bu alanda da işin biraz şansa kaldığını ve sırrının ‘anı yakalamak’ olduğunu ekleyelim, yaptığınız dalışlarda umduğunuzdan daha güzel kareler yakalayabileceğiniz gibi, o gün herhangi bir balığa bile rastlayamama olasılığınız olduğunu ve suyun altında yalnızca ‘misafir’ olarak anılabileceğinizi unutmamakta fayda var. Bu noktada şansınızı arttıracak bazı ipuçları devreye giriyor. Öncelikle suyun sürekli devinim halinde olduğunu hatırlatalım, iyi bir görüntü yakalamanın püf noktalarından biri dalış konusunda uzmanlaşmak ve sabit durmaya çalışmak. Tüple dalış yapıyor olsanız bile zamanınızın kısıtlı olduğunu sürekli aklınızın bir köşesine koymalı ve profesyonelleşmenin en önemli adımının her zaman alıştırma yapmaktan geçtiğini tekrar hatırlamalısınız. Büyük sulara giden yol bu konuda havuzdan geçiyor, ve uzmanlar havuzlarda bol bol çekim yaparak başlamayı öneriyorlar. İşinizi şansa bırakmamak için yapabileceklerinizden bir diğeri de sık araştırmalar yapmak; gideceğiniz bölgenin coğrafi şartları hakkında bilgi sahibi olmak, flora ve fauna yapısını araştırmak ve su altı fotoğrafçılığının en önemli modelleri olan omurgalı ve omurgasız canlıları iyi tanımak, onların türleri ve mevsimsel davranışları hakkında okumalar yapmak denebilir. Bunların yanı sıra su altı arkeolojisi hakkında bilgi sahibi olmanın da ülkemiz koşullarında avantajlı olacağını ekleyelim.
Gelelim teknik konulara. Grensiz bir görüntü oluşturmak için düşük ISO kullanılmalı ve hareketi dondurmak için 1/125 – 1/500s’lik bir perde hızı tercih edilmeli. Ön plandaki nesneleri ve arka planı keskin hale getirmek için de küçük bir diyafram kullanmanın faydası olacaktır. Makro ve geniş açılı lensler sıkça tercih edilir. Suda derinlik arttıkça güneş ışığı suyun altına azalarak gider bu durum karada gördüğümüz renklerin giderek kaybolmasına sebep olur, bu da doğal olarak fotoğraflarımızı etkiler. Bununla mücadele edebilmek için RAW modunda çekim yapabilir ve flaş kullanabilirsiniz. Geleneksel flaşlar ise su altında kullanmak için pek de uygun değil, bu çekim türüne özgü ‘storbe’ denilen özel su altı ışıkları çekimlerin baş tacıdır. Flaş kullanırken unutmamanız gereken bir şey daha var: suyun içinde ışığın kırılmalara uğradığı ve bunu hesaplamanın doğru teknikte fotoğraf çekebilmenin en önemli kısımlarından olduğu. Bu konuda ufak bir tüyo verelim, flaşın çekeceğiniz objeye yaklaşık 45 derecelik bir açıyla bakması ışığın yansıması ve objenin aydınlığı gibi konularda size yardımcı olacaktır. Su altında kullanılacak kamera konusu ise kafanızda bir soru işareti olabilir. Su altına özel kameralar olduğu gibi çoğu kamera üreticisi kendi kameralarının su altında da kullanılabilmesi için su altı kılıf ve aksesuarları üretir (bunlara ‘housing su altı kabini’ denir) veyahut siz de ısmarlama bir kılıf yaptırabilirsiniz. Bu konuda skala çok geniş. Bir araba parasına ekipmanlar da alabilir, düşük bütçe ile de gerekli olan her şeyi tamamlayabilirsiniz, yeni başlıyorsanız ikinci el seçeneğini de değerlendirebileceğinizi ekleyelim. Son bir tüyo daha verelim: yukarıdan aşağıya doğru çekim yaparsanız taban tekdüze görüneceğinden sonuçlardan pek memnun kalmayabilirsiniz, su altında aşağıdan yukarı veya aynı düzlemden çekim yapmak daha etkileyici görüntüler yakalamanızı sağlayacaktır.
SUFOD (Su Altı Fotoğrafçılığı ve Filmcileri Derneği) başkanı Ateş Evirgen’in de belirttiği gibi Türkiye’deki su altı fotoğrafçıları nitelik olarak dünyayla eşit olsa da nicelik açısından geride kalıyor. Önümüzdeki günlerde bu alana gönül veren daha fazla fotoğrafseverin olacağını umuyor ve türün ülkemizde yaygınlaşmasını diliyoruz.
Pop Art Etkisi
Yazar: İlke Kırca
Pop Art etkisi
Pop Art dünya çapında sanat algısını değiştiren bir akım oldu. Pop Art öncesi sanat yalnızca belirli bir resim veya eser olarak görülürken Pop Art ile işler daha da çeşitlendi. Öyleyse Pop Art'ın bir alan olarak sanat algısını nasıl değiştirmeyi başardığına bir göz atalım.
Bu akımın sanatçıları ilhamlarını reklam, müzik, film, çizgi roman ve benzeri sıradan şeylerden alıyor. Pop Art akımı başlangıçta geleneksel sanat eserlerinden farklı, kendine özgü bir tarzı olması nedeniyle yoğun eleştirilere maruz kalsa da artık tüm dünyada farklılıklarıyla kabul edilip takdir görüyor.
En büyük farklardan biri ise bu akımın dünya çapında popüler hale gelmesinden önce sanatın ağırlıklı olarak sıcak ve pastel renklere sahip büyük tablolarla temsil edilmesiydi. Pop Art bunu tamamen değiştirdi. Böylelikle cesur renkler, tekrarlayan desenler içeren ve tüm sanat eserinin poster gibi görünmesini sağlayan yapıtların oluşturulması giderek yaygınlaştı ve hız kazandı.
Ayrıca Pop Art, yaygın olan sanat algısını değiştirdi ve sanatçıların, kendilerine uymaları öğretilen sanat kuralları konusunda endişe duymadan, fikirlerini gerçeğe dönüştürdüğü yüksek kontrastlı, yeni bir sanat devriminin temelini attı.
Pop Art akımının temsilcileri
Andy Warhol
Andy Warhol sıra dışı kişiliği ve sanatsal dehasıyla milyonlarca insanı etkiledi ve kısa sürede ‘farklı’ olduğunu kitlelere kanıtladı. Campbell marka çorba konserveleri ve yeşil Coca Cola şişeleri gibi kitle kültürüne ait objeleri bir araya getirerek toplu halde resmettiği çalışmalarıyla Warhol, artık her şeyin hazır olarak ambalajlanıp sunulduğu bir dünyada yaşandığını anlatmak istiyordu.
“Bir gün herkes 15 dakikalığına şöhret olacak” deyişi ile günümüzde de şöhretini koruyan Andy Warhol, popülarite kavramına ironik bir şekilde değindiği bu sözlerle para, ün ve başarı ideallerinin her şeyin önüne çıktığı yeni yaşam tarzını anlatıyordu.
Warhol’un en bilinen işleri arasında ise günümüzde de dekor olarak birçok yerde karşımıza çıkabilecek Marilyn Monroe, Elvis Presley ve Elisabeth Taylor gibi ünlü yüzlerin temel renklerle boyanmış portreleri öne çıkıyor.
Richard Hamilton
Hamilton, bize Pop Art'ın İngiltere'de ortaya çıktığını hatırlatmaktadır. Pop terimini bulmadan önce, akım için kullandıkları terim "yeni vahşet" idi. Bu terim daha çok genel sanat tasvirlerine karşı Hamilton'un imgelerinde bulduğu kasıtlı saldırıyı açıklıyordu.
İlk sırada yer verdiğimiz ‘Günümüz Evlerini Bu Kadar Farklı ve Cazip Kılan Nedir?’ resmi ile ilk Pop Art eseri üretmiştir. Bu eser aslında çoğunluğu Amerikan dergilerinden kesilme objelerin yerleştirildiği bir kolaj çalışmasıdır. Dönemin Amerika’sında popüler olan birçok ürün, film afişleri ve dönem yaşantısını yansıtan birçok detay resimde görülebilir.
Resmin bize sunduğu şey tüketim toplumunun bir görüntüsüdür. Kadın bedeni de erkek bedeni de objeleştirilmiştir. Resimdeki her şeyin tüketilmeye hazır halde ve herkes tarafından kolaylıkla yapılabiliyor olması eserin kendisini dahi bir tüketim nesnesi haline getirir.
Keith Haring
Keith Haring, görsel dilini, ikonik figürlerini ve çizgilerini nerede görsek tanıyabileceğimiz; yalnızca galeri ve müzelerde değil duvar resimleri ve heykelleriyle de kamusal alanda geniş yer edinmiştir. Üretmeye 70’li ve 80’li yıllarda New York metrolarında sokak sanatıyla başlayan Haring’in ünü, 1984 yılında Avustralya’nın farklı şehirlerinde boyadığı duvar resimleriyle sınırları aştı.
"Sanatın propaganda olduğunu sanmıyorum. Ruhu özgürleştiren, hayal gücünü kışkırtan ve insanları daha ileri gitmeye teşvik eden bir şey olmalı. “
Türkiye’de pop art akımı
Türkiye’de de tüm dünya ile birlikte Andy Warhol etkisinden nasibini alan pop sanatı dönemin yenilik peşinde olan genç sanatçıları tarafından ilgi görmüştü. Özdemir Altan bu akımı Türkiye’ye getiren kişi olarak tanındı ve bu akımdan yararlanarak bir “anlam” arayışı içine girdi. 1960’lı yıllarda Altan Gürman bu alanda eserler verdi ancak eserlerinde tüketim toplumundan çok özgürlük ve insanlık temaları ağır basıyordu.
Dünya çapında başarılarıyla da tanınan Burhan Doğançay pop sanat akımının Türkiye’deki öncülerinden kabul edildi. Burhan Doğançay, gündelik yaşam içerisinde karşılaştığı konuları duvar yazıları ve afişleri kullanarak eserlerine yansıttı. Sanatçı 1980’li yıllarda Türk toplumunda yaşanan etnik, kültürel ve düşünsel bir bölünme dönemini gözlemleyerek duyarlılığını yitiren bir sınıfın oluşmaya başladığını ve tüketim toplumuna dönüşen bir yapılanma olduğunu görmüştü.
2000’lere gelindiğinde genç kuşak sanatçılar bu sanat akımının belli çizgilerinden dışarı çıkmayı başararak; çoğul ve renkli görünümlerin yerine daha sade ve net tekil renklere yer vermeye başladılar. Pop art akımının ülkemizdeki tekil renk temsilcilerinden biri olan Ümit Bilgen bu alanla ilgili örnek olabilecek bir adım attı ve siyah ve beyazın uyumunu bu sanata uyarladı.
Pop art kavramının sanatçıyı etkilemeye başladığı bu dönemde ülkemizde iki önemli olgunun olduğunu unutmamak gerekir: Arabesk ve star. Arabesk, Türkiye’de o dönemde geniş bir kitleye hitap etmeye başlayarak çeşitli sanat dallarını etkilemiştir. Resim sanatında dönemin önde gelen arabesk sanatçılarını görmek mümkündür. Örneğin Gülsün Karamustafa, Ya Rabbim Sen Bilirsin isimli çalışmasında Bülent Ersoy’u çizerek o dönemde etkili olan akımı oluşturmuştur. Bu resimde önde dramatik bir pozda duran kadın ve erkek bize bir film sahnesini çağrıştırırken; resmin ortasından sarkan süs de bize arabesk müziğin en çok dinlenmiş olduğu yerler olan “minibüs” ve “dolmuş”ları hatırlatır.
Bunun yanı sıra Zekai Ormancı ve Timur Kerim İncedayı, Ergin İnan, Nur Koçak, Gencay Kasapçı da pop sanat akımının Türkiye’de etkilediği sanatçılardandı. Nur Koçak (1941-),1970’li yıllarda yaptığı 38 adet resimde kadın kullanımına yönelik ürünlerin reklam malzemelerini kullanır. Bu malzemeler daha çok batı medyasında yayımlanan dergilerin reklamlarında görülen kadına dair kullanım eşyalarının fotoğraflarıdır. Nesneler yalın bir anlatım ile ortaya konulur. Fetiş nesneler serisinde Nur Koçak, kadına özgü nesnelerin medya içindeki kullanılış tarzına dikkat çeker. Bu fotoğrafların içerdikleri tüm unsurlarla birlikte birer haz nesnesi olarak sunulmasının, kadının toplumsal olarak algılanışını hem yönlendirdiği hem de dolaysız olarak dile getirdiğini açığa çıkarır.
İZ:
Yazar: Melike Dere

Fotoğraf'ta İz'in bu sayısında Robert Kolejinin kurucu ortaklarından olan ve okulun mimarisinden inşaatına büyük emekleri dokunan Cyrus Hamlin'in adını alan fotoğrafta gördüğünüz Hamlin Hall binasından bahsedeceğiz. Bu sefer anlatacağımız fotoğrafın yarattığı izler değil, fotoğraftaki binanın ve geçmişten taşıdığı kültürün yok edilmeye çalışılmasının bizde bıraktığı hüznün izleri... Robert Kolejinden Boğaziçi Üniversitesine, günümüze taşınmayı başarabilmiş tüm aktarımları yani Boğaziçi kültürünü ne oluşturuyor?
160 yıl önce Cyrus Hamlin, tanınmış bir hayırsever olan Christopher Rheinlander Robert ile birlikte Birleşik Devletler sınırları dışındaki ilk Amerikan Koleji olan Robert Kolejini kurduğunda, her öğrenciye yaklaşımın önyargısızca, ayrım yapılmadan, ırk, milliyet ve din ayırt etmeksizin, yönetim şeklinde herhangi bir politik düşünceye eğilim göstermeden yönetilmesi kararındalardı. Robert Kolejinin ilk binası ise fotoğrafta gördüğünüz Hamlin Hall binasıydı. Üzerine birçok bina eklenerek, Boğaziçi Üniversitesi seneler boyunca değerlerini yaşatmaya devam etmeye gayret gösterdi. Boğaziçi bünyesindeki herkes, yeni öğrencilerden beklentilerinin bu olduğunu ve çoğunlukla bilerek ve isteyerek dahil olduğumuz bu değerlere nasıl sahip çıkabileceğimizin, yaşayabileceğimizin birer örneğini oluşturur. Boğaziçi öğrencileri, akademisyenleri, üniversite çalışanları, yani bu kültürün farkında olup emekleri aracılığıyla bir parçası olan herkesin üzerinde durduğu ilkeleri ortak paydalardadır.
Peki okulun sitesinde bulunan ve bize, yani öğrencilere oryantasyon derslerimizde hocalarımızın bazen tek tek anlattığı ve her daim aşılamaya çalıştıkları temel değerlerimize ne oldu? 2016'da %89 oy ile tekrar seçilmiş rektör Gülay Barbarosoğlu'nun görevine getirilmemesinin ardından atamanın Cumhurbaşkanı tarafından yapılmasının beklendiği çağrıları yapılırken Bakanlar Kurulu tarafından 676 sayılı KHK ile rektörlük seçimleri kaldırıldı. Öğrenciler ve öğretim üyelerinin çokça çağrısına ve protestosuna rağmen seçilmiş rektör göreve atanmadı. Böylece benimsenen "Yönetimde ve akademik yaşamda özerk, özgürlükçü, demokratik ve katılımcı" kurumsal kültür değerine büyük bir darbe vuruldu.
Ardından gelen süreçte yaşanan olaylarda ise şunları gözlemledik. "Akılcı ve eleştirel düşünceyi özendiren bir anlayışla, eğitimde ve araştırmada mükemmeliyetçi" anlayışa sahip okulumuzda doktora tezinde intihal yaptığı gündemiyle haberlere konu olan bir rektör atandı, yeterli altyapı kaynakları sağlanmadan 2 yeni fakülte kuruldu ve birçok akademisyen haksız yere görevinden ihraç edildi. "Öğrenci odaklı" olan okulumuzda ülkenin en başarılı okullarından birinde okuyan öğrenciler, protestolarda (ve bazen de kendi evlerinde) gözaltına alındılar. 12 Kasım 2016'da ilk atanmış rektörünün ardından devam eden bu süreçte haksız yere birçok akademisyen görevinden ihraç edildi. "Temel hak ve özgürlüklerimizi savunmayı ve kurum mirasını sürdürmeyi" amaçladığımız birçok etkinlik, çeşitli sebeplerle sansürlendi ve "farklılıklara saygılı, her türlü ayrımcılığa karşı ve fırsat eşitliği konusunda duyarlı" olmayı benimseyen ve "etik değerlere sahip çıkan" okulumuzda BÜLGBTİ+ (Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü) ve CİTÖK (Cinsel Tacizi Önleme, Eğitim ve Destek Koordinatörlüğü) kapatıldı.
"Doğa ve çevresel sorunlar dahil tüm küresel sorunlara duyarlı ve çözüm geliştirmeyi amaçlayan" Boğaziçi Üniversitesinde personelinin bir araya gelmesiyle binbir emekle kurulan, gönüllü öğrenciler ve personeller ile devamlılığı sürdürülen kampüs hayvanlarını korumak ve bakımını sağlamak amacını taşıyan BUPAWS (Hayat Hayvanları ve Doğayı Koruma Derneği) barınağından çıkartılarak yeterli olanağın sağlanmadığı şartlı bir araziye taşındırıldı. "Temel hak ve özgürlüklerini savunması" beklenen 1500 kadar öğrenci yurt krizi yaşadı ve depremzede öğrenciler bile açıkta kaldı. Bunun üzerine ise yakın zamanda gündemi oluşturan son olay ise yıllardır fotoğrafta gördüğünüz, okulun temeli olan Hamlin Hall binasında bulunan kulüp odalarının taşınması kararı oldu. Kulüp kültürünün devamlılığını sağlayan temel yapı taşları konumu ve kolektif bir alanda olmasıyken, taşınmasının istenmesi büyük bir tepki topladı. Yeni taşınması planlanan yerin yetersiz gözüken altyapısı kulüplerde yerli bir endişeye sebebiyet verirken bu konu üzerine yapılan toplantılarda yönetime sorulan sorular cevapsız kaldı. Öğrencilerin Hamlin Hall binasında Study'de vermek istedikleri basın açıklamasının ardından birçok sivil polis ve güvenlik müdahelesiyle, odaların boşaltılması üzerine anlaşılan tarihlere ve öğrencilerin engelleme uğraşlarına rağmen birçok kulüp odasından bazı eşyalar taşınmaya başlandı.
Yaşanan kaotik olaylara rağmen Kulüpler Arası Kurul, rektörle görüşme isteklerine yine yanıt alamadı. Taleplerini dile getirmeye çalışan öğrenciler gözaltı tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Öğrencilerin haklarını savunmak istediği zaman polisle yüzleşmesi, akademisyenlerin görevinden alınması üniversite bünyesinde bulunan ve ülkeyi ileri götürmesi beklenen insanların özgürlüklerini kısıtlar ve bizi yerimizde saymaya mahkum bırakır. Okulun misyon, vizyon ve temel değerlerinin içinin boşaltılmasının bize, okulumuza ve ülkemize yarar sağlamadığı, son senelerde okuldaki memnuniyet ve başarı oranının düşmesinden anlaşılabilir. Üniversitelerin özerkliğinin korunması şarttır. İfade özgürlüğünün olmadığı bir ortam, araştırmaların ve sonuçlarının paylaşılamadığı bir ortama sebep olur ve bu durum gerçeği arama eylemini sekteye uğratır. Bir an önce Boğaziçi'nin özerkliğini kısıtlayan kelepçelerin gitmesi dileğiyle...
Analog Fotoğrafçılığı Hatırlamak
Yazar: Eslem Turan
Fotoğraf… Fikir olarak daha eskiye dayansa da ilk başarılı çekimi 1800’lerde gerçekleşen büyük tutkum, anı yakalama sanatı. Teknolojinin gelişimiyle beraber gittikçe pratikleşen fotoğrafçılık, bugün kimsenin yanından ayırmadığı akıllı telefonlarla bile gerçekleştirilebilip fotoğraf çekmek bu kadar kolaylaşmışken, analog fotoğrafçılık unutulabilir mi sorusuysa tartışmaya açık. Benim kalbimden geçen ve inandığım düşünceyse analog fotoğrafçılığın yaşamaya devam edeceği…
Analog fotoğrafçılığın artan film fiyatları ve azalan popülaritesi ile, eskiden olduğu kadar ulaşılabilir olmasa da sevenleri için vazgeçilmez olduğuna eminim. Kalan pozların hesabını yapmak, gerçek anların değerini bilmeyi öğrenmek, her anın eşi benzeri olmayan tek bir fotoğrafının olması ve bu heyecanlarla doldurulan filmin banyo sürecini beklemek… Dijital kameralar veya telefonla ulaşması bir saniye bile sürmeyecek bir fotoğraf için günlerce beklemek kimisi için çok yorucu gözükebilse de analog fotoğrafçılıkla tanışmış olanların bilebileceği gibi, tüm süreç bitip bakmaya doyamayacağınız fotoğraflara ulaştığınızda, süreçteki tüm bekleyişin fotoğrafa canlılık kattığını anlıyorsunuz. Bu son bazen fotoğrafladığınızı unuttuğunuz bir ana götürüyor sizi, bazen yanmış bir pozun üzüntüsünü yaşıyorsunuz; her şeyiyle çok sevdiğim analog fotoğrafçılık sevenine her türlü duyguyu yaşatıyor, tekrarı olamayacak anları ölümsüzleştiriyor…
Sevgili okur, eğer analog fotoğrafçılığa şans vermek istersen kulübümüze ait analog kameralarımızın kullanımına açık olduğunu bilmeni isteriz, yıl içinde birçok kez verdiğimiz eğitimlerle yardımcı olmak için her zaman yanındayız. Seni filmleri yıkama imkanı veren karanlık odamızın da bulunduğu güney erkek yurdundaki kulüp odamıza bekliyoruz demeyi çok isterdim; üzülerek taşınmak durumunda kalsak da, en kısa zamanda yaşanmışlıklarla dolu odamıza dönebilmeyi ve hep birlikte eski yerimizde yeni anılar yaşamayı umuyoruz… Umudumuzu kaybetmemek dileğiyle, sevgiyle kalalım!
Biyografi: Fotoğrafın Şairi
Yazar: Işıl Gözet
Yıldız Moran ülkemizin en önemli fotoğrafçılardan biridir. Akademik eğitim alan ve hem ulusal hem de uluslararası sergileriyle tanınan ilk Türk kadın fotoğrafçıdır. Fotoğrafçılık tarihinde bizim için ayrı bir yeri olan bu fotoğrafçımızın hayatına bültenimizde yer vermemek olmazdı. Şimdi onu biraz daha yakından tanıyalım.
Yıldız Moran, 24 Temmuz 1932 tarihinde dünyaya gelmiştir. Nemide Moran ve Genelkurmay İstihbarat Dairesi Genelkurmay Başkanlığı görevi yapmış Vahit Moran’ın kızıdır. Vahit Moran çok yönlü bir insandır, ilk büyük Türkçe-İngilizce sözlüğümüz de onun eseridir. Ayrıca Vahit Moran’ın hobileri arasında fotoğrafçılık da yer alır. Kısaca Yıldız Moran’ın hayatında babasının etkisi büyüktür.
Robert Kolejinde öğrenciyken son sınıfta bir dersten kalması üzerine eğitimiyle ilgili sanat tarihi profesörü olan dayısı Mazhar Şevket İpşiroğlu’nun fikrine danışır. Dayısının da yönlendirmesi üzerine fotoğrafçılık eğitimi almaya İngiltere’ye gider. Bloomsbury Technical College’da ve Ealing Broadway Technical College’de fotoğraf eğitimi alır. Asistanlık döneminden sonra, 1953 yılında Cambridge Trinity College’de ilk sergisini yalnızca 21 yaşındayken açar ve sanatçının çektiği 25 fotoğrafın hepsi de satılır. Asistanlık dönemini geride bırakan Moran, bu sefer de dayısıyla beraber kadrajını Anadolu’ya çevirir. Tüm bu başarılarının ardından 5 sergi daha açar Yıldız Moran. 1955’ten 1970’e kadar olan süreçte İstanbul, Ankara ve Edinburgh’da da birçok sergi düzenler. Fotoğrafları büyük ses getirir. Makinesiyle birçok ülkeyi gezer, dolaşır.
Ayrıca yaşamının bu periyodunda Beyoğlu Kallavi Sokak’ta -burası dönemin sanat camiasının önemli bir buluşma noktasıdır- açtığı stüdyosunda çalışmalarına devam eder. Ancak sergileri her ne kadar çok rağbet görse de ülkesinde istediği gibi fotoğraf satmayı bir türlü başaramaz. Bunun üzerine aldığı yılbaşı kartları satma kararı hayatında bir dönüm noktası olur Yıldız Moran’ın. Çünkü gittiği matbaada 4 Kasım 1954 tarihinde gelecekte eşi olacak Özdemir Asaf’la tanışır. 1962 yılında evlenirler. Şairle olan evliliği ve sonrasında doğacak 3 çocuğu için fotoğrafçılık kariyerini bir rafa kaldırmıştır ve sonraları o raf çoktan toz tutmuştur, bu yüzden de sanatçı kariyerinde istediği tempoyu tekrardan yakalayamadığını düşünür ve kariyerine veda eder. Fotoğrafçılığını “yarım yamalak” yapmaktansa hiç yapmamayı seçer. Belki bu da fotoğrafçılığa duyduğu saygı ve gösterdiği özendendir. Yıldız Moran “Şiirselliği olan her şey fotoğraf konusudur.” der ancak şair için kendi şiirinden vazgeçer artık Yıldız Moran Arun olarak.
Eşi Özdemir Asaf’ın vefatından sonra ise babasının izinden giderek kendini çeviri ve sözlük yazarlığına verir. İşin ilginç yanı ise 1992 yılında yayınladığı sözlüğünde fotoğrafçılıkla ilgili terimler yer almaz. Bu durum, belki de sanatçının fotoğrafa vedasının bir ifadesidir. Ancak kendisinin geride bıraktığı işler ve “Küçük heyecanlar sanat olamaz, büyük heyecan duyulmalı,’’ gibi fotoğrafçılık üzerine söyledikleriyle bugün bize aktardığı tutkusu üzerinden fotoğrafçılığa büyük bir bağlılık duyduğunu söylemek mümkün. Bunun bir sonucu olarak da vefatından 28 yıl sonra bugün bültenimizde ismi ve eserleri yer alıyor. Yıldız Moran isminin yaşamaya devam etmesinin tek sebebi ülkemizin ilk eğitimli kadın fotoğrafçısı olması değil. Moran, coğrafyayla insanı iç içe tüm doğallıyla fotoğraflar. Sanatçının fotoğraf anlayışı temsil ve his üzerinedir. Aynı zamanda da fotoğrafları evrensel ve zamansızdır. Doğu’nun geleneği ve Batı’nın fotoğrafçılık tekniklerini kendine özgü tarzıyla harmanlayarak hem estetik ve başarılı hem de doğal ve yaratıcı eserler miras bırakır. Fotoğrafı estetik kaygılardan ziyade manayla tanımlar ve onun fotoğrafları bir bakıma da bütünün kendi içinde bir temsilidir. Fotoğraflarından ve kendi sözlerinden yola çıkalarak denilebilir ki Yıldız Moran sadece bir fotoğrafçı değil kelimenin tam anlamıyla sanatçıdır. Bir nevi kendisi de çektiği fotoğrafın konusuyla bütünleşir ve onun bir parçası olur. Belki de onun fotoğrafçılığını şairane ve samimi yapan şey budur. Sanatçı fotoğraf çekmeye bir ödev gözüyle bakmamış ve tutkuyla bağlanmıştır. Bu yazıda Yıldız Moran’ın hayat öyküsüne, özellikle kariyerine dair bazı noktalara değinmediğimin farkındayım. Bu şekilde biyografisini bir miktar eksik bırakmış olsam da bu yazı aracılığıyla kendisini, fotoğrafçılığını ve fotoğrafçılık motivasyonunu anlamayı ve anlatmayı istedim.
Yazımı Yıldız Moran Arun’un ilham arayan tüm fotoğrafçılara tavsiye niteliği barındıran bir sözüyle noktalamak isterim:
“Fotoğraf makinesi o denli varlığınızın bir parçası olmalıdır ki; konu ile aranızda bir engel oluşturmasın. Şiirselliği olan her şey sanat fotoğrafının konusudur, fotoğraf aracılığıyla evrensel olan ve işlenen konunun kavramını içeren fotoğrafı çekmek tek amacımdı…”
Seyir Köşesi 👀
Yazar: Burak Cem Onan
The Secret Life of Walter Mitty (2013, 104 dakika)
Bazen hayatın sıradan akışının içinde kayboluruz ve içimizdeki maceraperesti unuturuz. İşte ‘’Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı’’, bu bastırılmış hayallerin ve içsel cesaretin eşsiz bir hikayesini anlatıyor. Tirajı yüksek ‘’Life’’ dergisinin fotoğraf arşivinde çalışmakta olan Walter, sıradan beyaz yakalı hayatının hiç beklenmedik olay dizileri ile değişmesiyle kendini bir maceranın içine bulur. Son basılı yayında çıkması planlanan önemli bir fotoğrafın kaybolması üzerine kurulan hikaye karakterimizin içsel dönüşümleri, hayalleri ve romantik ilişkilerle iyice şekillenir. Ben Stiller’ın hem yönettiği hem de başrolünü üstlendiği film, bir çeşit potansiyelini keşfetme hikayesi anlatmasının ötesinde, görsel olarak büyüleyici sahneler ve yetkin çekim teknikleri ile de eleştirmenler tarafından bir hayli beğenilmiştir.
Eğer sizler de bu sıcak yaz günlerinde az da olsa rutinden çıkmak ve içinizdekini canlandırmak istiyorsanız, iki saatinizi bu sürükleyici esere ayırmanız şiddetle tavsiye edilir!
Bültenimizi okuduğunuz için teşekkür ederiz. Sonraki sayımızda görüşmek üzere!















