BÜFOK Bülten Özel- Öğrenci Gözünden Eylem Fotoğrafçılığı
Toprak Kılıç ve Zeynep Yılmaz ile Röportaj
Editör: Zeliha Tunçdemir
BÜFOK Bülten Özel sayımızda 19 Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan ve Saraçhane eylemleri ile devam eden çarpıcı günlerde çektikleri fotoğraflar ve maruz kaldıkları polis müdahalesi ile ses getiren MSGSÜ Fotoğraf bölümü öğrencileri Toprak Kılıç ve Zeynep Yılmaz’ı konuk ediyoruz. Genç fotoğrafçılara ilham olacak hikayelerini ve fotoğrafçılığa olan tutkularını bizlerle paylaştıkları için Toprak ve Zeynep’e çok teşekkür ederiz. İyi okumalar dileriz.
Yazar: Dilba Akar & Helin Sinan
Biraz sizi tanıyalım. Neler yapıyorsunuz, fotoğrafla ne şekilde ilgileniyorsunuz?
Zeynep Yılmaz:
Ben Zeynep. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesinde Fotoğraf bölümünde ikinci sınıf öğrencisiyim. Daha önce Bahçeşehir Üniversitesinde İç Mimarlık okuyordum, bıraktım. Sonrasında da fotoğraf bölümüne geçme kararı aldım. Fotoğrafçılığa ilgim 2017'de analogla başladı. Eylem fotoğrafçılığıyla ise yaklaşık üç buçuk yıl önce tanıştım. Genellikle 8 Mart ve 25 Kasım eylemlerinde sokağın nabzını alanlarda tutup belgelerken 2025’te 19 Mart’taki olaylarla birlikte artık bir şeylerin duyurulması gerektiğini düşündüm ve tekrar sokağa çıkmaya başladım. Basın fotoğrafçılığıyla da böylelikle daha çok ilgilenmeye başladım.
Toprak Kılıç:
Ben Toprak. İlkokuldan beri fotoğraf çekiyorum. İlk fotoğraf makinemi teyzem hediye etmişti, onun sayesinde fotoğrafa başladım. Fotoğrafla ilişkim hep vardı ama eylem fotoğrafçılığı, yani fotojurnalizm, hiç aklımda olan bir şey değildi. Sadece birkaç eylem fotoğraflamıştım etüt olsun diye. 19 Mart’la başlayan süreçte ise bir şeylerin değiştiğini hissettim. “Benim farklı bir yeterliliğim var ve eylemimi “fotoğraf” çekerek gerçekleştirmek yapabileceğim en iyi şey” dedim. Normalde basın fotoğrafçılığı pek ilgimi çekmezdi, çünkü bir şeyler olur ve sadece belgelersin. Bu benim sanat anlayışıma ters bir yaklaşımdı. Ama Saraçhane’de medyanın tavrını görünce şunu fark ettim: Ben kendi medyamda bir şeyleri değiştirebilirim. O yüzden daha özverili bir şekilde Saraçhane’ye gitmeye başladım.
Basın kartınız yokken orada bulunmak nasıl bir deneyim? Ne gibi dezavantajlar yaşıyorsunuz? Riskli oluyor mu?
Zeynep:
Ben daha önce eylemlerde bulunmuş biriyim zaten. 19 Mart’tan sonra da, “Ben kendi alanımla sesimi duyurmalıyım” dedim. En güçlü aracım fotoğraf. O yüzden o süreçte eylemleri fotoğraflamaya başladım. Basın kartım olmadığı için eylem sırasında hep basının yanında durmaya çalıştım, daha güvende olabilirim diye. Çünkü eylemcilerin yanında durunca doğrudan “eylemci” oluyorsun. Maske takmadım, yüzümü hep açıkta tuttum, görünür olmaya çalıştım ki tehdit olarak algılanmayayım. Fotoğraf makinesi beni korur sanmıştım ama 23 Mart’ta bunun öyle olmadığını gördüm. Basın kartı olanlar bile güvende değildi. Örneğin 1 Mayıs’ta hiçbir şey çekemeden eve döndüm. Basın kartım olmadığı için kameramı çantama koymam gerektiği, yoksa gözaltına alınacağım söylendi. O yüzden evet, basın kartı kağıt üstünde bir şey ama sahada işe yarıyor.
Toprak:
Kağıt üstünde bir avantajı var basın kartının. 1 Mayıs’ta ben de çekim yapamadım. Ama Saraçhane’de ilk gazı basın yedi. Ben de onların yanındaydım. O an rahatladım. Çünkü eşitlenmiş gibi olduk. Bizim gibi basın kartı olmayan birçok öğrenci fotoğrafçı vardı. Basın mensupları gaz maskesiyle gelmişti, bizim en büyük ekipmanımız bandanamızdı.Gazetecilerin arkasında kurumlar var. Bizim yok. Bu da bizi sahada daha kırılgan kılıyor. Bağlı oldukları bir kurum olduğu için onların arkasında durabilecek birçok insan oluyor. Ama biz bağımsızız ve bizim arkamıza durabilecek kişiler/kurumlar olmayabiliyor. O yüzden öğrenci fotoğrafçıların pek bir güvencesi olmuyor öyle bir alanda. Zeynep ve benim gibi fotoğrafçıların bu eylemlere katkısı büyük, çünkü biz de öğrenciyiz. Bizi anlayan da biziz. Dışarıdan gelen, 40-50 yaşında bir fotojurnalist bizim ne yaşadığımızı bizim gibi yansıtamaz, aynı arzuya sahip değiliz. Bizim arkamızda bir kurum yok, bu işten para kazanmıyoruz. Sadece inandığımız için oradayız.
Fotoğrafçının haklarıyla ilgili bir şey araştırdınız mı? Müdahale olduğunda ne yapabiliyorsunuz?
Zeynep:
Yasal sürece hiç bakmadım ama herkesin bildiği belli başlı şeyler var. Basın kartınız yoksa çektiklerinize el koyabilirler. O yüzden bazı refleksler geliştiriyorsun. Gözaltına alındığımız sırada hemen kameramı çantama koydurmaya çalıştım. Korkum, hafıza kartındaki görüntülerin silinmesiydi. Her şey boşuna olurdu.
Toprak:
Ben yolda avukatımı arayıp sordum. Fotoğraf çekme hakkım olduğunu anlattı. Fakat pratikte bu hakların ve yasaların bugün tam olarak çalışmadığını söyledi. Dikkat et dedi. Haklarımız var ama pratikte uygulanmıyor. Korunmasızız. Biz özellikle Z kuşağı olarak sanal bir dünyaya büyüdük, sanal yaşadık ve biz sanat okuyoruz, sanat da inanılmaz sanal. Gaz yiyince yaşadığını fark ediyorsun ve primitif duyguların ortaya çıkıyor bir anda. Acı çekiyorsun ama bir noktada yaptığın işten de zevk alıyorsun. Saraçhane süresi boyunca fotojurnalizm düşündüm.
Müdahale sırasında tam olarak ne yaşadınız? Nasıl gelişti olaylar?
Zeynep:
23 Mart’tayız. Toprak’la yakından tanışmıyoruz o zaman. Basının dibindeydim. Güzel bir kareyi yakalayacağımı hissedip küçük bir ağacın altına geçtim. Sonra sağ gözüme bir şey geldi. Geriye döndüm ve kendimi bıraktım. Normalde soğukkanlı olurum ama o an tamamen dağıldım. Toprak çıktı bir yerden, onu gördüm. Tanıdık biri olduğunu düşünmemiştim. Gözümün gittiğini zannediyordum. Ambulansa gitmeye çalışırken o sırada müdahale başladı, herkes belediye binasına doğru koşmaya başladı. Kalabalığın ortasında kaldık. Flaşımı düşürmüştüm, “Boş ver” dedim ama Toprak aldı, çünkü ne kadar değerli olduğunu biliyordu. Fotoğrafçı fotoğrafçıyı anlıyor… Onun ne kadar değerli bir şey olduğunu anlıyor. Ambulansa ulaşmaya çalışırken bir polise gözümün kötü olduğunu söyledik, ama “Eyleme gelmeseydiniz” cevabını aldık. Şok yaşadım. Sonra birkaç ambulansa daha gittik. En sonunda birine ulaştık. Gözüm gitti sanıyordum. Orada da yoğunluk vardı, herkes biber gazı yemiş zaten. Kötü olan bir sürü insan var. Bizi sıraya aldılar. Bekliyoruz. Gitti yani diyorum Toprak, gözüm gitti yani. Bakabileceğim bir şey de yok etrafta. Sonra birden iki kadın polis geldi, beni yere yatırdılar ve aldılar. Amacımı anlatmaya çalıştım. “Fotoğrafçıyım, eylemci değilim” dedim. Sonra Toprak’ın da gözünün morardığını gördüm. O da alınmıştı.
Toprak:
Ambulansta Zeynep’in sırasını beklerken onu götürdüklerini gördüm. “Gözünün durumu kötü, ambulansa gitmesi lazım” dedim ama dinlemediler. Sonra bir polis, “Bunu niye almadınız?” dedi, beni de aldılar. Kameramı yere koyduğum anda çevik kuvvet geldi, ayakta olduğum için yere yatırdılar. Eşyalarım geride kaldı. Bir polis yumruk attı, sonra bir tane daha. Gözlüğüm kırıldı. Yere düştüm. Zeynep’le göz göze geldik o an. Zeynep’in gözü yanıyordu, hâlâ gözünün gittiğini sanıyordu. Sonra biri biber gazı kapsülünü yere attı. Ardından bir polis gelip doğrudan yüzümüze sıktı. Zaten yanıyordu. Bir de böyle müdahale geldi. “Polise taş atmasaydınız” deyip duruyorlardı. Sonra biriyle konuşmayı başardık. Amacımızı anlatmaya çalıştık. Eyleme katılmadık, sadece fotoğraf çekiyoruz diye.
Zeynep:
Zaten yüzüm yanıyordu, gözümün gittiğini düşünüyordum kendi adıma. Daha da sıkmaya başladılar. Sonra bizi yere oturttular, beklettiler. Bizi sürekli oynatıyorlardı. Önce yatırdılar, sonra diz çöktürdüler, sonra ayakta beklettiler. Ayakta kafamız önde, o vaziyette bekliyorduk. O sırada önümdeki kişinin kelepçesi gözüme batıyordu. Zaten çok endişeliydim, gözüme gelmesin diye oynuyordum. Arkadaki kadın polis beni ittiriyordu, “Oynamayacaksın!” diyordu. Biraz zaman geçtikten sonra, derdimi anlatmaya çalıştığım polis memuru gözümü görünce beni o alandan aldırdı, ağacın oraya götürdü. Baktım orada Toprak var, dedim “İyi, birbirimizi kaybetmedik” o noktada. Orada biraz anlatmaya çalıştım. Ama ben böyle beklemek istemiyordum. Acıyı da geçtim, tedavi edilebilir bir durumu zamanla geri dönüşsüz hale getirmekten korkuyordum. Sonrasında başka bir polis memuru gelip benim kelepçemi çıkarıp ambulansa götürmeye çalıştı. Toprak geride kaldı. Ben gidiyorum ama Toprak benim yüzümden o alana geldi. Sonra ambulansa gittim. Gittiğim anda hemen nasıl göründüğümün fotoğrafını çektim. O an dedim ki bunu göstereceğim. Şu an ne yaşanıyorsa, ne oluyorsa göstermem lazım. Sonra zaten acile kaldırıldım. Video da çekiyordum. Hangi saatte ne oldu belli olsun diye.
Toprak:
CHP mitingi biter bitmez polis saldırdı, gözaltılar oldu. Sonrasında şunu kabullendim: “Fotoğrafçıyım” deyip gözaltından kurtulamayacağım. En azından eşyalarımı söyleyeyim dedim, “Kameram ve çantam arkada kaldı. Onlar benim için çok önemli. Çıkınca eğer gitmişlerse yenisini alamam.” Arkaya git al dedi bir polis. Orada biri vurdu bana niye buradasın sen diye, ben de öne doğru kaçtım, arkaya gönderen polisin yanına.
Başkomiser beni salmaya karar verdikten sonra birkaç polis beni ayaküstü sorguladı. “Bir daha seni asla görmeyeceğim, fotoğraf da çekmeyeceksin.” , “Bu ceketi giymeyeceksin, eylemlere gelmeyeceksin.” dediler. Kameramı bulamadım o gece. Ertesi günlerde birçok emniyet gezdim. Hiçbir yerde hiçbir şey yoktu.
Birkaç kişi kamera hediye etti, sağ olsunlar. Kamera bizim sesimiz. Gözümüz. Kendimizi en iyi ifade edebildiğimiz şey. Ne seviyede bir kameran olursa olsun, ona bağlısın. Onunla ayların, yılların geçmiş. Bir bağın var artık. Onu kaybetme lüksün olamaz. Ki bu ekonomide bir öğrenci olarak tekrar alman zaten çok zor.
Her ne kadar bir fotoğrafçı kimliğiyle gitmiş olsanız da orada sıradan bir öğrenci olarak şiddete tanık olma ve o anı çekme hali var. Bu şiddet ve baskı ortamında tam olarak neyi göstermek istediniz?
Zeynep:
Ben kendi adıma yapılan haksızlıkları, gösterilen orantısız gücü nasıl yansıtabilirim diye gitmiştim. Aynı zamanda bu gücün ne kadar zarar verdiğini göstermek kadar, kameranın polis ve iktidar için ne kadar tehlikeli bir şey olarak görüldüğünü göstermek istedim. Küçücük bir alet ama çok büyük etki yaratıyor. Onlar için bir silah gibi. Kamera onlar için bir tehdit, ama aynı zamanda bizim için de bir kanıt.
Orada yaşadıklarınızı paylaşmanız da çok cesurca bir hareketti. Bunun yerine sessiz kalabilirdiniz. Paylaştığınız yazı çok etkileyiciydi ve çok geniş bir kitleye ulaştı. Bunu bekliyor muydunuz?
Zeynep:
Çok öfkeliydim. Ama o gün sabah 11 gibi uyandım ve dedim ki “Yazacağım”. Yazmak, fotoğraftan sonra kendimi en iyi ifade ettiğim alan. Öfkemi bastırmak, sesimi duyurmak istedim. Hiç tereddüt etmedim. O an dedim ki, ne olacaksa olsun. Beni gelip alırlar mı, korkmam gerekti mi, düşünmedim bile. Belki düşünsem ileriki hayatım için daha mantıklı olurdu, bilmiyorum. Ama bu sesin çıkması gerekiyordu.
Duyulacağını biliyordum ama bu kadar yayılacağını hiç tahmin etmemiştim. Çok güçlü bir dayanışma oldu. Toprak paylaştı, başkaları da paylaştı, şiddete uğrayan herkes göstermeye başladı. Şimdi geriye dönüp baktığımda, o an bunu paylaşmak çok doğru bir karardı diyorum.
Toprak:
Zeynep ilk paylaşan oldu. Sonrasında arkadaşlarım da dedi ki sen de bir şeyler söyle. Başta bireysel yaşadığım bir şey olduğu için paylaşmakta kararsızdım. Ama sonra fark ettim ki bu kolektif bir şiddet durumu ve bizim orada yaşananları aktarma sorumluluğumuz var. Doğru yaptığımızı düşünüyorum. Eylemci kimliğiyle yaşananlar bazen “zaten gitmiş, yaşamış” diye küçümseniyor. Ama biz bağımsız kimliğimizle yaşadık. Bu da insanlara orada bir sorun olduğunu gösterdi.
Paylaşımdan çok fazla kişi destek olmak istedi. Kamera hediye etmek isteyen çok oldu. İki kişi hediye etti. Kamerasız kaldığım noktada kendimi berbat hissediyordum. Çünkü hiçbir şeyim yoktu. Bütün kimliğim kamera üzerine kurulu gibiydi. Kameram her şeyimdi. Postu paylaştıktan sonra insanlar yazdı, destek olmak istediler. Bana bireysel katkısının yanı sıra gördüğümüz şiddeti anlatabilmiş olmak iyi geliyor bana.
Tek başınıza eylemlerde fotoğraf çekmeye gitmek hakkında ne düşünüyorsunuz, güvensiz değil mi?
Toprak:
Herkesin aynı yeri çekmesi mümkün değil. Bir anda “Başka yeri çekmeliyim” diyorsun, koşmak istiyorsun. Ama yanındaki seni yavaşlatıyor. O yüzden bireysel olmak zorunda kalıyorsun. Güvenlik konusunda çok deneyimli ya da başarılı değiliz. Biraz ayık olmak ve müdahale sırasında kamerayı göstermek gerekiyor.
Zeynep:
Tek başına gitmek güvensiz, ama aynı zamanda fotoğraf çekebilmek için de sürekli hareket halinde olmak gerekiyor. Yanında biri olduğunda, bazen en doğru kareyi kaçırabiliyorsun. Bu yüzden genelde yalnız gitmeyi tercih ettim. Ama en azından gitmeden önce birine haber vermek gerekiyor. Ne yazık ki orada internet çekmiyor, iletişim kurmak neredeyse imkansız. Benim telefonum da eskiydi, hemen kapanıyordu. Ama yine de, birine en azından adını soyadını bırakmak bile önemli. Çünkü orada her şey çok belirsiz.
Sanırım bu paylaşımı yaptıktan sonra Berkay Kahvecioğlu, sergisinde bir fotoğrafını kullanmış. Bu nasıl bir histi, nasıl gelişti? Ondan da bahsedebilir misin?
Zeynep:
Evet, ben biraz şuna inanırım aslında: Hayatta kötü bir şey yaşarsak, onun bir yerden telafisi gelir. O süreçte “Ne yapacağım, nasıl toparlayacağım, hiçbir şey yapamıyorum” dediğim bir noktadaydım. Kamera elimde, ama bakmaya çalışıyorum; görüntü bulanık. Bu beni gerçekten çok demotive etti. “Bu böyle mi devam edecek?” diye sorgulamaya başladım.
Benim sağ gözüm esas gözüm. Gözüm yaklaşık iki hafta boyunca bulanıktı. Bu durum beni çok zorladı. Ödevlerim vardı, fotoğraf çekmem gerekiyordu, ama netleyemiyordum. O zamanlar gerçekten kendimi kötü hissediyordum.
Sonra Berkay bana yazdı. Dedi ki: “Zeynep, yaşadığın olaya çok üzüldüm. Sana destek olmak istiyorum. Her güne bir afiş isimli bir sergi açtım, orada senin de bir fotoğrafının olmasını çok isterim.” Böyle gelişti süreç. Ben de ona bir dosya attım,oradan bir fotoğraf seçtik ve sergide yer aldı.
Bu beni gerçekten mutlu etti. Çünkü bu yaşadığım şeylerin dışında da üretmeye, üretimimi bir yerde sergilemeye çok ihtiyacım vardı. Böyle tatlı bir başlangıç oldu. Hem Berkay’la tanışmış oldum, hem de bu olaylar aracılığıyla birçok insanla yollarımız kesişti. Bu çok kıymetliydi. Dışarıdan çok zorlayıcı gibi görünse de bu süreç bana güzel insanlar kazandırdı.
Mesela Teşvikiye Caddesi'nde yapılan bir eylemde yürürken bir kadın beni durdurdu. “Aa sensin, değil mi? Gözün iyi mi şimdi?” dedi. Şaşırdım. “Evet, iyiyim. Teşekkür ederim.” dedim. Bu destek ve tanınma hissi beni çok iyi hissettirdi. Hatta şu anda bir yerde staj yapıyorum; bu sürecin açtığı kapılardan biri de bu oldu. Gerçekten güzel şeylere vesile oldu.
Eklemek istedikleriniz var mı?
Zeynep & Toprak:
Sonuçta ortada bir iktidar savaşı var. Biz fotoğrafçılar olarak onlar için bir risk teşkil ediyoruz. Çünkü biz görsel kayıt alıyoruz, kanıt bırakıyoruz. Bu onlar için tehdit edici. Ama tam da bu yüzden daha fazla fotoğraf çekmemiz gerekiyor. Geri çekilmek değil, görünür olmak zorundayız.